plastik kundura çılgınlıkları

yazar: berrak tuna - kategori: trend - 149 kere okundu

Yıllardır derisi makbul olan bir çok kadının fetiş objesi ve kendini tutamayanların bütçesini sarsma korkusu olmadan hunharca para döktüğü ve sonunda 3 kuruşsuz kalıp, annesinin eline bakar halde gezmesine sebebiyet veren (too much information)(evet benim o) ayakkabıların artık deri ya da boktan deri ya da deri görünümlü garip malzemelerden değil, bildiğimiz plastik hatta bildiğimiz lastik olanları makbule geçiyor. Çünkü çok moda! Çok moda olmasının yanında deri, suet, nubuk, rugan olanlardan şöyle bir 8173979123 kat daha sevimliler. Çünkü pasparlak ve rengarenkler. Ama rahatlık ve hijyenik olarak ne durumlar yaratırlar uzun vadede bilemiyorum, yine de modanın, moda olmasa da enteresan ayakkabı/çantaların köpeği olmuş bendeniz, bu plastik pabuçlara hayranım, onlarda yüzmek istiyorum hepsi benim olsun istiyorum. Bir de bu plastik akımına ruh hastası ama sanki yan komşumuz deli ama sevimli kedili teyzeymişcesine yaklaştığım Vivienne Westwood tasarlayınca tutamadım kendimi ve bir çift alıverdim Beymen’in indiriminden. Bu benim 2. plastik pabuç leşim olmasına rağmen sanki ilk defa ayakkabı alıyormuşcasına heyecanlanmıştım çünkü normal fiyatın bir hayli altında bulmuştum bu pabuçu, üstelik kendi ayak numaramdan bir numara küçüğünü deneyip ayağıma uyduğunu görünce “yaşasın boyuma göre iğrenç derecede paletimsi ayaklarım yokmuş” diye çılgın naralar atıp bir süreliğine de olsa kendimi kandırmış, ayakkabı kalıbının geniş olduğunu inkar edip ayaklarımın küçüldüğüne inanmıştım. ...

A.Ş. Özyılmazel

yazar: elmira cancan - kategori: yazı tura - 1,389 kere okundu

Seri üretim taze Ayşeler her sene büyükşehirlerin zengin muhit eteklerine konuşlanmış kafelerde bir kahve fincanına tutunarak, sıkıntılarının etrafından dolaşıp ana yola çıkmaktan ibaret harekat planlarını arkadaşlarıyla paylaşırken; ellerini şöyle bir sallayarak dertlerini savuşturur, fotoğraf makinalarını kol boyu uzaklıkta tutarak kestikleri pozlarla sosyal iletişim sitelerine sereserpe uzanırken bu karakterin medya sosuna banılmış örneği Ayşe Özyılmazel’i ablukaya alıp küçümseyerek etrafında dönmek de en az onunki kadar çiğ bir tavır olmuyor mu? Ayşe Özyılmazel henüz akılda çağrışım yaratmayacak bir isimken, tükenmeyen toyluğunun şefkat uyandıran gücüne sığınıp, kelime dağarcığının elverdiği nisbette, tecrübelerinden ibaret bir dünyayı tanıttığı köşesini yazıyordu. Telefon mesajlarıyla restleştiği aşkları, yeni yılda hayatında değiştirmek istedikleri, bir ruhsal dönemin kapanışını kutlamak için kız arkadaşlarıyla dışarı çıktığı gecelerde efkarla tütsülenmiş eğlenceleri, Sezen Aksu şarkı sözleriyle kıvamı koyulaşmış hüzünleriyle örülen, son paragrafında mutlaka yeni ufuklara yol almanın rahatlığıyla özensiz senaryolar gibi mutlu sona bağlanıveren yazılardı bunlar. Sonuçta Özyılmazel’in naklen yayın yaptığı, tek bilirkişinin kendisi olduğu bir varoluş davasıydı. İzlemek isteyene o kanal açık, istemeyene sesi kısık öylece duruyordu. Henüz yeterince doymamıştık kim olduğuna; geri püskürtecek kadar donanımlı değildik, onu tanımıyorduk. Kısa süre sonra, işiyle anılmak isteyen ama işinin ne olduğunu pek kestiremediğimiz birçok insan gibi, Özyılmazel de aşklarıyla anılmaya başlandı. Enteresandır, onu aşklarıyla anacak kadar samimiyetimiz ...

other lives

yazar: emre yersen - kategori: musiki - 190 kere okundu

İyi müzik adadan çıkar kalıbı öyle bir yerleşmiş ki zihinlerimize, Britanya köpekleri olarak çıkan her şeye atlıyoruz fütursuzca. İyi kötü bir alıcısı oluyor Türkiye'de Brit müziğinin. Alıcısı yerine dinleyicisi demek daha mümkün tabi. Peki ya Amerikanlar? Jeff Buckley, Lifehouse, Songs: Ohia gibi kanırtan gruplar arabesk kültürümüze daha yakın aslında. Other Lives da hücrelerinize işleyecek kadar narin müziğiyle Amerika'dan duyacabileceğimiz sesler olduğunubir kez daha hatırlatıyor. August Rush adlı güzide filmi izleyenler hatırlayacaktır. Süper vokalli bir baba ve çello çalan bir anneden doğunca piyano ve gitar opsiyonlarınız açık gelirsiniz dünyaya. Other Lives'ın müziği de bu formülü iyi almış, çello çalan güzellik Jenny Hsu ve Jesse Tabish (vokal) önderliğindeki grup piyano ve gitar müziğinin içine self-titled bir albümle bir şaheser bırakmışlar. Debut albümünü aşamayan grupların nedenini hep merak ederiz. Kendimce şu sebebi savunuyorum; debut albümler müzisyen kaç yaşında olursa olsun söyleyeceklerinin tamamen doğumuna kadar olan kısımdan beslenmesi ve daha uzun bir sürede kaydedilmesiyle alakası var. Müzisyen kendi ufkunu geliştirebilir evet ama burada da iq ve eq noktasına bağlanıyor; ne kadar zeki ve bilgiliyseniz duygusal düzeyiniz de azalıyor. Other Lives'ın 2004'ten başlayan yolculuğunun tacı, ilk albümü 2009'un ortasında kendisine vücut buluyorsa böylesine hem kaliteli, hem de duygusal bir albüm bizi şaşırtmamalı o yüzden. Ha insan ...

twilight zone

yazar: ipek seymen - kategori: yazı tura - 261 kere okundu

Paranoyalarımızı kutudan çıkaralım; kendi evinizi aradığınızda telefonun diğer ucundaki ses yine sizin sesiniz ise... Bir gün uyandığınızda her şey değişmiş, bildiğiniz tüm anlamlar yer değiştirmiş olursa… Aynaya baktığınızı sanırken ayna arkasına gizlenen kamera ile aslında Truman Show’un bir parçasıysanız… Uçak korkunuz yere çakılmaktan öteye canavarların uçağa saldırmasıysa… Gerdek gecesi fobiniz devasa örümcek ağına takılıp örümcek tarafından öldürülmekse… Tüm bunların sebebini bulmak için çocukluğunuza inmemiz gerek. Şimdi hep beraber geçmişe, Alacakaranlık Kuşağı’na dönelim. Alacakaranlık Kuşağı çevrimiyle Twilight Zone, yalnız ve güzel ülkemizde pek çok kez çeşitli tv kanallarında yayınlandı. Bir kuşak bu diziyi TRT’de izleyerek büyürken, kaçıran kuşaklarda tekrar yayınlarından nasibini aldı. Korku filmlerinin tohumlarını bünyelere sinsice atan dizi, paranoyalarımız dışında çeşitli öğretileri de beraberinde sundu. Murphy Yasalarından hallice olaylar zincirinden; yeni bir işe başlayacaksak rakiplerimizin arasında kendimizin de olabileceği (Mirror Image), işimizde en iyisi olsak bile bizden daha iyisi olmak isteyenin her zaman çıkacağı (A Game of Pool), nereye gidersek gidelim -uzaya bile- insanoğlunun her yerde hayin ve brütüs olmaya devam edeceği (People Are Alike All Over), lakin uzayın tatile gidilecek kadar çekici bir yer olamayabileceği (To Serve Man), daha doğru düzgün kendi dilini konuşamazken hayatımıza vantrilok olarak girenlerden en kısa zamanda kurtulmamızın gerektiği (The Dummy) , yaşımızı söylerken bunu ...

önüm-arkam, sağım-solum zombi

yazar: ipek seymen - kategori: yazı tura - 288 kere okundu

Nereye baksak her yerde zombi filmleri, oyunları, çizgi romanları yok efendim videoları. Tamam, hastasıyız bir kere o kısımda hemfikiriz de seviyoruz diye nedir bu ısrar, kıyamet. Zombilerin popüler kültürün bir parçası olmasını hiç istemiyorum. Ezilenin yanındayız her daim malum. Garibim zombiler yıllar yılı vampirlerin karizması altında gölgelenmiş, kurtadamların dolunayda kıllanması karşısında ergenliğe geçememiş sabi sübyan gibi büzülmüş hatta hayaletlerin artistik numaralarına verecek cevapları bile hiç olamamıştır ki… Eee peki neden George Romero şöyle cool, entelektüel bir zombi yapmamıştır? Gibi saçma sorularla da gelemeyiz, çünkü zombinin artisti olmaz, beyni de olmadığından zeka parıltısı da beklenmez. E peki nedir bu zombi açılımı? Olan var olamayan var. Sesinizi duyuyor ve arttırıyorum. Siz de böyle düşünüyor yetti artık madem öyle benimde bir zombim olsun diyorsanız işte size 10 adımda zombi yapma kılavuzu. Hollywood zombisi kavramından sıyrılıp biraz geçmişe dönelim. Zombi kelimesi aynı zamanda voodoo yılan tanrısı Niger-Congo’nun da adı. Zombiler birçok Afrika ve Güney Amerika ülkesinde uzun yıllar yapılmışlar. Afrika ülkelerinde resmi olarak ölenlerden gömüldükten yıllar sonra ailesinin yanına dönenler bile olmuş. Hatta Haiti gelenekleri araştırılırken, Haitili zombilerin de olduğu ortaya çıkmışsa da bu konuda konuşmaya pek istekli bulunamamış. Zombiler asıl, bokor ya da mambo denilen efendilere hizmet etsinler diye yapılmış. Zombilerin kendi bilinçleri ya ...

brett anderson - slow attack

yazar: emre yersen - kategori: musiki - 223 kere okundu

90'lar diğer 10'lu yıllara göre 2000'li yılların müziğinin temelini daha fazla oluşturmuştur. Mtv'nin herkesin evine girmesiyle elektronik müziğin gitgide su üstüne çıkışı, hiphop ve r&b'nin oluşumu bugünün müzik listelerinin liderlerini belirledi. Rock müzik özellikle yeni kıtada 90'larda grunge ile sağlam sallansa da adanın tarzı ve tavrı bambaşkaydı. Brit Pop 60'lardan ilham alan çok da yeni bir şey değildi ancak 90'larda Brit Pop için gökyüzünden Tanrılar indi. The Smiths'le büyüyen kuşak Oasis'i, Pulp'ı, Blur'u, Lush'ı, Suede'i ve nice güzel grubu kurdu. İçlerinden dağılmayan pek kalmadı, bugün reunionlar kol gezerken kimileri yalnız devam etmeyi seçti. Brett Anderson, bir jenerasyonun idolü, ikonu, role model'isessiz sedasız 3. stüdyo albümü Slow Attack'i bugünlerde piyasaya sürüyor. Brett Anderson grup devam ederken egoları için hiç bir zaman Suede'i dağıtmayacağını açıklamıştı. 2003'te gelen ayrılığın sebebi şarkıların artık Suede gibi tınlamadığı yönündeydi, kimin hangi tarafta olduğunu bilemeyiz fakat Brett Anderson'un Suede gibi tınlamadığı bir gerçek. Dog Man Star'ın yaratıcısı rockstarın sertliği gitmiş yerine singer-songwriter tanımlamasının içerdiği melankoli, hüzün, bunalım hissi yerleşmiş durumda. Suede'in b-side'larında bile bulamayacağınız derecede hüzünlü, ağır şarkılar Slow Attack'in içeriğini oluşturuyorlar. Superstarlıktan unutulmuş eski dost persona'sına geçmek Brett'in yüksek ego'sunun yanında duygularıyla da oynamış. Bir Suede sever olarak Brett'in 2003'te 'Suede için yeni bir albüm olacaktır, sadece şimdi ...

batman vs. batman

yazar: editör - kategori: art niyet - 125 kere okundu

22 Ekim - 26 Kasım Mekan: Outlet//İhraç Fazlası Sanat Adres: Boğazkesen Cad. Kadirler Yokuşu No:69 Tophane-İstanbul Fikret Atay’ın Türkiye’deki ilk kişisel sergisi 22 Ekim’de Outlet//İhraç Fazlası Sanat’ta açıldı! Daha önce Bonner Kunstverein(Almanya), Site Gallery(İngiltere), Maison de l’Architecture(Fransa), Index(İsveç), Buro Freidrich(Almanya) gibi dünyanın önde gelen sanat merkezlerinde kişisel sergiler gerçekleştiren Fikret Atay, Türkiye’de ilk defa bir kişisel sergi hazırlıyor. Sanatçının sergide 2009 yılı içinde ürettiği “Batman Batman’a Karşı” ve “Gooaall!” isimli iki yeni çalışmasının yanısıra, “Fuck Tic”, “Spring Fever”, “Holiwutt” gibi klasikleşmiş çalışmaları da Türkiyeli izleyiciyle buluşuyor. Sergiyle eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek Lyon Bienali’ne “Teorisyenler” isimli video çalışmasıyla katılan Atay, Aralık ayında ise İskenderiye Bienali’nde yer alacak. Sanatçının son çalışmalarından olan “Gooalll” bienalde, ilk kez uluslararası izleyiciyle buluşacak. “Batman Batman’a Karşı” videosunda Atay, Batman çizgi karakteri ve Batman şehri arasındaki komik ses benzerliğinin farkına varılarak dava açılmasıyla ilgileniyor. Dünyada ciddiye alınmayan bu olayın üzerine giderek, meseleyi tam da Batman filmlerinde görülebilecek polisiye-süper kahramanlık hikayesine dönüştürüyor. Batman şehrinin belediye başkanı neredeyse Batman’e dönüşüyor. Belgesele yaklaşan araştırması ve Batman filminden küçük fragmanlarla desteklenen video çalışma, cüretkar bir yer değiştirme oyununu izleyiciyle paylaşıyor. “Gooaall” çalışmasında ise sanatçı, merkeze modernitenin simgesi asfalt yolları koyuyor. Ve çocukların farkında olarak ya da olmadan modernizmi deneyimlemelerini, çıplak ayaklarıyla futbol oynamaları üzerinden anlatıyor. Geçmişle gelecek, ...

tune yards

yazar: ipek seymen - kategori: musiki - 151 kere okundu

Laboratuardan geçtiğimiz aylarda çıkan, dinleyenlerce de on numara bulunan Tune Yards deneysel müziği ile dikkat çekici. Eğer sesleri ama gerçekten sesleri, – pencereden kafanızı çıkardığınızda duyduğunuz tipten sesler bunlar, halk arasında gürültü diye tabir ediliyor- ukuleleyi ve davul tımbırtılarını seviyor, etnik müzikleri de dinleyip rahatlayabiliyorsanız işte tam size göre, yok değilseniz ilk kavşaktan dönünüz. Tune Yards, Merrill Garbus’un perküsyonu ve ukulele ile yaptığı besteleri üzerine vokali ve çevreden sesleri katarak dijital kayıt cihazıyla kaydetmesiyle 2,5 yılda tamamlanmış projesi. Düşün artık koca iki buçuk senede sen neler yaptın? İşin diğer ilginç yanı da albümün kasete basılması. Evet kaset! Kasetlere olan saygısı ve nostalji sevgisi göz doldururken bu hareketiyle zaten retro dünyamıza hemen giriveriyor. Garbus ayrıca kukla oynatıcısıymış bu yönü de hanesine artı puan yazdırıyor. Bird-Brains albümüne kulak verecek olursak lo-fi folk müzik içinde kimi zaman Afrika tınıları, kimi zaman reggea, kimi zaman blues ile karşılaşıyoruz. Çok seslilik içeren albüm fresh diyemeyen çocuk sesi ile biten ‘For You’ ile bizi karşılıyor. Ama asıl şarkı davul ve zillerle başlayan ‘Sunlight’. Davula eşlik eden -look at me..me..me.. in the picture- vokale katılan gitarlar ve sonrasında ani baş dönmesi. I could be the sunlights in your eyes, couldn’t I… ‘When You Tell The Lions’ da eğlenceli sözlere ...

      

ara